Bugünkü medeniyetin temelleri,
İlkçağ’da atılmıştı. İlkçağ uygarlığının gelişmesinde ise Ege’de oturan İon ve
Aiol topluluklarının büyük katkısı olmuştur.
İon ve Aiol halkları, Batı
Anadolu’ya Yunanistan’dan göç etmişlerdi.
Batı Anadolu’ya göç ettikleri MÖ
1050’li yıllarından sonra, buradaki daha eski kentlere ve bu kentlerin
çevresine yerleştiler.
İlk yerleştikleri yıllarda tarım ve balıkçılıkla
geçiniyorlardı. Onlar üzüm bağlarından tatlı şarap üretiyorlar, sebzecilik ve
meyvecilik yapıyorlardı. Her aile kendi ekmeğini ve zeytinyağını kendisi
üretiyordu. Yine kendileri için gerekli süt, yağ, peynir gibi gıdaları, ortak
hayvan sürülerinden karşılamaktaydılar. Her evdeki dokuma tezgahlarında, aile
fertleri için gerekli giyim eşyaları dikiliyordu.
Bu yıllarda henüz yazı
keşfedilmemişti. Bu yüzden yaşantıları ile ilgili bilgiler, arkeolojik
çalışmalarla elde edilir. Henüz heykel gibi sanat dalları gelişmemişti. Fakat
halk ozanları sazlı çalgıları ile köy köy dolaşarak insanlara efsanelerle süslü
masallar anlatıyordu.
İleriki yıllarda Aiol
toplulukları, mitoloji, edebiyat, şiir, müzik gibi söze dayalı sanatlarda
geliştiler. İonlar ise seramik, resim ve heykel gibi sanatlarda ve pozitif
bilimlerde daha başarılı oldular.
Smyrna kenti ilk zamanlar Aiol
halkının yoğun olarak yaşadığı bir kentti. Fakat sonraları İon topluluklar da
buraya göç etmeye başladılar. İki halk uzun bir süre birlikte yaşadıktan sonra,
kent tümüyle İonların oldu. Tarihin Babası Herodotos bu olayı şöyle anlatır:
“Bakınız nasıl kaybettiler
Aioller İzmir’i: Karşıtlarına yenik düşen ve yurtlarından göçen İonlar bu kente
sığınmışlardı. Bu İon sürgünler, İzmirlilerin, Dionysos bayramını kutlamak
üzere surların dışına çıktıkları zamanı beklediler, sonra kapıları kapatıp
kenti ele geçirdiler. Bütün Aioller yardıma koştular; bir anlaşma yapıldı;
İonlar, Aiollerin bütün eşyasını geri verecekler, Aioller de bunları alıp
İzmir’den çıkacaklar. Aioller kabul ettiler, öbür Aiol kentleri bunları
paylaşıp kendi yurttaşları arasına kattılar.”
MÖ 800’lerden sonra Ege dünyası zenginleşmeye başlar. Bu
yıllarda ilk kez Olimpiyat Oyunları düzenlenir. Bin yıla yakın bir süre hiç
aralıksız yapılan bu oyunlara Ege’deki her kentten sporcular katılırdı. Dört yılda
bir yapılan Olimpiyatlarda, koşu, at yarışı, güreş gibi dallarda sporcular en
iyi olmak için kıyasıya yarışırlardı. Bu oyunlarda ikinci veya üçüncü olmakla
sonuncu olmak aynı şeydir. Yani her sporcunun tek amacı en iyi olabilmekti.
Bu yüzyıllarda, yazı da artık
kullanılmaktadır. Muhtemelen Egeliler yazıyı, Suriye kıyılarından gelen
Fenikeli gemicilerden öğrenmişti. Yazıyı öğrendikten sonra, kendileri için
önemli olayları yazıya dökerek bugüne ulaşmasını sağladılar. Başarılı
sporcuları, önemli devlet adamlarını ve elbette ki şairlerini ve onların
şiirlerini de yazıya geçirdiler.
İnsanlık tarihinin ilk ve en
büyük edebiyat eserleri arasında yer alan İlyada ve Odysseia da bu dönem yazıya
geçirilmişti. Tarihin bilinen ilk ozanı Homeros’un söylediği bu şiirler, küçük
kentlerin ve köylerin en önemli eğlencelerinden biriydi. Homeros bir kente
gelmeden önce, o kenttekiler bir şenlik için hazırlanıyor ve Homeros’u büyük
bir heyecanla karşılıyorlardı. Bahçeli bir evin avlusunda, güzel bir yer
veriyorlar ve büyük bir dikkat ve keyifle onu dinliyorlardı. Okuduğu şiire göre
sesi bazen gürleşiyor, bazen acıklı bir hal alıyordu. O, hem çok iyi bir
tiyatrocu, hem de çok iyi bir şarkıcıydı. Aynı zamanda binlerce dizeyi ezbere
okuduğu için, çok güçlü bir hafızası olmalıydı.
Yazıyı keşfettikten sonra, ilk
yazdıkları cümleler de Homeros’un şiirlerinden sözler oldu. Homeros’tan sonra
ozanlar kendilerine Homerosoğlu demeye başladılar. Artık şiir şenlikleri
Homeros’un adına yapılmaya başladı.
Ege’de kurulmuş İlkçağ kentlerin
büyük çoğunluğu denizin hemen kıyısındaydı. Bu sayede çok kısa bir süre içinde
gemicilik konusunda geliştiler ve denizlere açıldılar. Bugün, Eski İzmir’de,
Akdeniz’in her bir köşesinden gelmiş çeşit çeşit ürünler çıkarılır. Mısır’dan
gelen küçük biblolar, Yunanistan’dan gelmiş vazolar, Suriye kıyılarından gelmiş
süs eşyaları ve Kıbrıs’tan gelmiş heykelcikler. İzmirliler de kendi yaptıkları
şarapları ve zeytinyağlarını satıyor olmalıydılar. Ayrıca Anadolu’nun
içlerinden gelen kervanlar da, yüklerini İzmir Limanı’na taşıyorlardı. İzmir’in
İlkçağ’daki bir diğer ismi de Liman’dır. Yani kent, uluslar arası bir ticaretin
merkeziydi.
O çağların İzmir’inde süslü
kıyafetleri ile İranlı tüccarlar, balık pulundan kıyafetleri ile İskit avcılar,
şemsiyeleri ile zengin Lidyalılılar, Yunan pazarcılar, esmer Mısırlılar ticaret
yapıyorlardı. Kentte farklı halklardan, değişik renklerde bir çok insan
yaşıyordu. Bu hem kentin zenginleşmesini sağlıyor, hem de bir kültür mozaiği
oluşturuyordu.
Bu yüzyıllarda kentin evlerinin
gelişmeye başladığı görülür. Daha önceden tek odalı küçük kulübeciklerde
yaşayan insanlar, artık daha büyük ve çok odalı evlerde yaşamaya başladılar.
Ahşaptan ve dayanıksız evlerin yerini, taştan yapılan sağlam evler aldı. Ayrıca
kentte dokuma atölyeleri ve çeşitli başka atölyeler yapılmaya başlandı. Yani
eskiden her ev kendi kumaşını dikiyorken, artık terziler, ustalar, çömlekçiler
gibi meslekler oluşmaya başladı.
Daha önceden kentte yaşayan
insanlar suyu, küçük kuyucuklardan çekiyorlardı. Fakat kent zenginleştikten
sonra, herkesin rahatça kullanabildiği büyük çeşmeler yapıldı. Büyük vazolar
ile bu çeşmelerin başına giden gençler, burada sıraya girip evlerine su
götürüyorlardı. Bilinen en eski çeşme yapısı Eski İzmir kentinde bulunmuştur.
Eski İzmir kenti, şimdinin Bayraklı’sında kurulmuştu.
Bugün deniz, yüzyıllar boyunca derelerin getirdiği alüvyonla dolmuştur. Fakat
kent eskiden denizin hemen kıyısındaydı. Kentin etrafı boydan boya surla
çevriliydi ve kente büyük kapılardan giriliyordu.
Kent, tam ortasından geçen bir cadde ile ikiye bölünmüştü.
Yolun bir tarafından kentin önemli sorunlarının konuşulduğu meclis binası
bulunuyordu. Meclis binası, aynı zamanda önemli misafirlerin konuk edildiği bir
yerdi. Meclis binasının hemen arkasında kent yöneticisinin oturduğu büyük bir
ev yer alıyordu. Caddenin diğer tarafında ise daha çok halkın oturduğu evler
yer almaktaydı. Bu evlerin yanında ana caddeye çıkan küçük sokaklar
bulunuyordu.
Kenti ikiye bölen caddeye, arkeologlar Athena Caddesi
adını vermiştir. Çünkü caddenin tam ortalarında kentin en güzel yapısı olan
Athena Tapınağı bulunur. Athena, Eski İzmirlilerin baş tanrıçasıydı. Ona çeşit
çeşit hediyeler sunmuşlardır. Bunların içinde üzerine kimi müzik aletlerinin
çizildiği seramikler, çeşitli hayvan heykelcikleri ve Athena’nın simgesi olan
kalkanlar bulunurdu.
Athena Tapınağı’nın tam önünde genişçe bir açık alan yer
alır. Burası muhtemelen kentin önemli bir meydanıydı. Kente denizden ve kara
yoluyla getirilen ürünlerin burada sergilendiği düşünülür.
Tapınağın önünden devam eden cadde bir taraftan ana
kapıya, bir taraftan da limana ulaşıyordu. Ana kapı Efes yoluna doğru
açılıyordu.
İlkçağlarda insanların en büyük eğlencesini müzikli
gösteriler ve danslar oluşturuyordu. Tiyatro bile başlarda tamamen müzikle
yapılan bir gösteriydi. Aiol ve İon topluluklarının kendi müzik makamları
olduğu gibi, çevre bölgelerden gelmiş değişik müziklerde vardır. Özellikle
bugünkü Manisa civarında yaşayan Lidyalıların ve Ankara civarında yaşayan
Friglerin müzikleri ve dansları meşhurdu. Çeşitli arplar, flütler ve teflerle
söyledikleri canlı ve eğlenceli şarkıların kimileri bugüne kadar kalmıştır.
Eskiçağlarda müziği Friglerin keşfettiğine inanırlardı. Gerçi Friglerin halk
masalları da meşhurdu. Onların en tanınmış masalcılarından Ezop da Batı
Anadolu’ya gelmiş bir Frig köylüsüydü. İşte ondan kalmış bir hikayecik:
Vaktiyle bir kurbağa çayırda bir öküz görmüş, boyunu
posunu kıskanmış. Şişirmiş derisini, sormuş yavrularına:
-“Öküzden iri oldum mu?”
-“Hayır”, demiş yavruları.
Yine germiş derisini. Bir ıkınma, bir sıkınma, sormuş
yeniden:
-“Kim büyük?”
-“O öküz büyük” demiş yavruları.
En son öfke içinde, şişirmek isteyince var gücüyle
kendisini, çatlayıp ortasından serilmiş yere...
|